Çocuğumuzu kabul edebilmek

Çocuğumuzu Kabul Edebilmek

Devir  teknoloji devri.. Değerlerin değiştiği, insanın bireyselleşmesinin makbul olduğu, her anlamda insanlar arası yarışın desteklendiği, duygusallığın acizlik, duygulardan derinlemesine konuşmanın sıkıcı bulunduğu, markaların ön planda, sanal ortamlarda arkadaşlıkların revaçta olduğu bir devirde yaşıyoruz. Zamana ayak uydurabilmek için anne babalar koşuyor, farkında bile olmadan değişen bu değerleri içlerine sindirip yaşam biçimleri haline getiriyorlar. Bütün bu koşuşturmaca içinde çocuklar ve onları yetiştirme şekilleri de nasiplerini alıyor. Çocuk doğar doğmaz �belki de daha öncesinde- onunla ilgili planlar kafalarda oluşuyor. Ata mı binse, baleye mi gitse yoksa piyano mu çalsa acaba?? Hangi yuvaya, sonra da hangi özel okula gitse? Hatta belki de hayallere dalmaya başlanıyor �sonra da yurt dışında master�ını nerede yapsa?�….

Çocuğun �anne babaların belirlediği� amaçlara ulaşması için akıllı olması gerek tabi. Bunun için araştırılıyor, çocuğun zekası nasıl geliştirilebilir diye. Ortalıkta zeka geliştirdiğine inanılan ne kadar oyuncak varsa satın alınıyor. E tabi bütün bu hedeflere ulaşabilmek için para kazanmak gerek, hem de çok. Çocuğun geleceğini hazırlamak uğruna gece gündüz çalışılıyor. Eve yorgun argın geliniyor, çocukla ilgilenmeye vakit ve enerji bile kalmamış, bazen uyumadan onu görebilmek bile mümkün olamıyor. Böyle bir senaryoda sadece çocuk değil, anne babalar da zararlı çıkıyor. Çocuklar için önlerinde, hırs ve yarışın değerli olduğu mekanik bir dünya; anne babanın ise �niye çocuk yaptıklarını bile hatırlayamadıkları�, bir çocuk sahibi olmanın gerçek tatlarına varamadan çocukların büyüdüğü bir hayat…

Peki kötü birşey mi çocuğu baleye göndermek, piyano dersi aldırmak? İmkanlar elverdiğince çocuğa fırsatlar sunmak elbetteki kötü olamaz. Fakat bunları yaparken aslında bunu kimin istediğini, bizim kafamızdaki çocuk imajına uysun diye çocuğumuzu kenarından köşesinden törpülemeye çalışırken asıl çocuğumuzun kim olduğunu, onun bireysel kişilik özelliklerini ve asıl kendi isteklerini kaçırıp kaçırmadığımızı farkedelim. Kafamızdaki çocuğu bir kenara bırakıp kendi çocugumuzu oldugu gibi kabul edebiliyor muyuz,  bunu sorgulayalım.

Çocuğu olmadığı birşey yapmaya çalışmak onun ruhuna zarar verir. Kendi anne babası tarafından kabul görmediğini hisseden bir çocuğun özgüveni örselenir. Kendini orataya koymakta, isteklerini ifade etmekte zorlanır. Anne babasıyla ilişkisinde olduğu gibi, hayatta hep başkalarının istediği gibi biri olması gerektiği, ancak böyle olduğunda kabul görüp sevilmeye değer bulunacağı duygusu gelir içine yerleşir. Çocuklar �sadece kendileri� oldukları için anne babalarının onları seveceğinden emin olduklarında hayatta kendiyle barışık, rahat, özgüven sahibi olmanın ilk adımlarını atmış olurlar.

Oyuncaklara gelince; keyfi iki günde tüketilen bütün bu görsel ve mekanik materyallere gerçekten ihtiyacı var mı çocuğumuzun acaba? Yoksa onun bütün ihtiyacı yerde el ele, kucak kucağa yapılan bir sohbetteki iletişimin samimiyetini ve sıcaklığını hissedebilmek midir? Bir kap, bir de kaşık bebeğine yemek yedirmek, puftan yapılmış bir sahnede iki bez kuklayı konuşturmak, iki sopayı at yapıp birlikte evin içinde koşturmak…. aslında bu kadar yalındır çocuk. Gözünün içine bakmayı, ruhuna değmeyi bilmek, istemek gerek.

Bihter Mutlu Gencer

Kural koymak

NASIL KURAL KOYALIM?

SUNUM: Meşepalamudu Çocukevi, 

Bihter Mutlu Gencer

Psikolog ve Özel Eğitim Uzmanı

AİLEMİZDE BİR KURALIN KONUP UYGULANAMAMASININ ARKASINDA YATAN NEDENLER NELER OLABİLİR?

  1. çocuğumu kurallarla yetiştirmek istemiyorum, büyüyünce nasıl olsa öğrenecek
  2. gelişim düzeyine göre fazla kural koydum ama belirli kuralların asıl yaşı geldiğinde de bu zamanı kaçırdım
  3. kural koyup 2 gün uygulanamayınca umudumu kaybettim ve vazgeçtim
  4. kural koyup 1 hafta uygulanamayınca umudumu kaybettim ve vazgeçtim
  5. kuralı uygulamak için zaman ayıramıyorum ve enerji harcayamıyorum
  6. bir kuralı koymaya çalıştım ama bir şekilde yapmak istemeyince kural güç savaşına dönüşüyor
  7. eşimle tutarlı bir şekilde davranamıyoruz, çocuğumuzun aklı karışıyor
  8. ben kendi içimde tutarlı davranamıyorum, kuralı bazen uyguluyorum, bazen boşveriyorum
  9. çevreyi çok taktığım için anneannesinin babaannesinin yanında veya toplum içinde, örneğin bir alışveriş merkezinde kuralları uygulayamıyorum
  10. çocuğumu ağlatmak istemiyorum, buna dayanamıyorum veya bunun onun gelişimini olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum
  11. küçükken bizim evimizde de hiç kural yoktu, nasıl kural konur bilemiyorum
  12. fazla mı kural koyuyorum acaba diye düşünürken hiç kural koyamıyorum
  13. çocuğuma başka alanlarda kontrol olanağı sağlayamadım (hayatın koşturmacası içinde seçim ve alternatif sunmayı unutuyorum)
  14. çocuğuma istek ve ihtiyaçları konusunda yeteri saygıyı göstermedim (hayatın koşturmacası içinde oyun oynayamıyorum)
  15. çocuğumla genel anlamda olumlu bir ilişkimiz yok sanırım ve bu durum kuralları yerine getirmesini olumsuz etkiliyor
  16. kural koymaya çalışıyorum ama sanırım ben ona model olamadığım için o da uygulamıyor
  17. kural koydum ama ben koyayım o uygulasın istiyorum, sanırım bunu onun da düşüncelerini almadan yapmaya çalışıyorum

 

BU EFSANELERE ve YANLIŞ İNANIŞLARA YANITLAR:  

  1. çocuk bir gecede kurallarla davranmayı öğrenemez, ufak yaştan-hatta bebeklikten bu disipline alışması gereklidir. Herkesin sisteme ve düzene ihtiyacı vardır-çocuklarımızın da sınırları belirlenmiş alanda özgür olmaya ihtiyacı vardır. Bizim de işe gidiş saatlerimiz, patronumuzun bizden beklentileri vs. belirli olmasa kafamız karışır.. Ayrıca çocuğumuza kural koymak kendi rahatımız için de çok gerekli J
  2. gelişim düzeyine, yaşına göre kural koymak gerekir, yaşı büyüdükçe kurallar değişir, yeni kurallar gelir
  3. 4. ve 5. kurallar konduktan sonra davranışlardaki olumlu gelişmeyi 2-3 haftada görmeye başlarız, anne ve baba tarafından tutarlı şekilde uygulanırsa, bir kuralın tam olarak oturması 2-3 ayı bulur
  1. kural konduktan sonra çocuk sınırlarını elbetteki genişletmeye çalışacaktır. Durumu güç savaşına dönüştürmeden ve “kopma noktası”na getirmeden sabırla, nazikçe fakat net bir şekilde hayır demeyi sürdürüp, vazgeçmemek çok önemli
  2. eşler arasında tutarlılık olmadan kural konması imkansız
  3. bu şekilde çocuğumuzun kafası daha da karışır
  4. çevreyi lütfen takmayalım. Çocuğumuz bizim çocuğumuz ve onun bütün sorumluluğu bize ait
  5. Çocuğumuzun biraz ağlamasında hiçbir sakınca yoktur. İstekleri erteleyebilmeyi öğrenmek çocuk açısından çok geliştiricidir. Hayat hayal kırıklıkları ve engellenmelerle dolu ve çocuğumuzun da hayal kırıklıklarıyla başetmesini öğrenmesi gerekli. İlkokula başladığında disiplinle karşılaştığı zaman sudan çıkmış balık gibi olmasını ve çocuğumuzun böyle olumsuz bir başlangıç yapmasını ve bu olumsuz başlangıcın bütün eğitim hayatını etkilemesini istemiyoruz. Ayrıca iyi anne mükemmel anne demek değildir. İyi anne “yeteri kadar iyi annedir”, “çocuğa onun kaldırabileceği kadar minik hayal kırıklıkları yaşatabilen, çocuğu kırabilen fakat tamir edebilen” annedir.
  6. küçükken çoğumuzun evinde kural yoktu, artık zaman değişiyor J
  7. koymak isteyebileceğimiz majör ve minör kuralları eşimizle birlikte tekrar gözden geçirmemizde yarar var
  8. çocuğumuza kontrol edebileceği alanlarda kontrol imkanları sağlayabilirsek, o da bizi kuralları uygulamayarak kontrol etme ihtiyacından yavaş yavaş vazgeçer (giysi, oyuncak, vs. seçimi, 2 yemekten birini seçmesi, oyunda gücü tamamiyle ona vermek, o anne olsun, siz çocuk, o öğretmen olsun, siz öğrenci, gibi…)
  9. çocuğumuzla hemen hergün belirli ve onun tarafından tahmin edebilir bir zaman süresince tüm dikkatimizi ve enerjimizi vererek oyun oynamamız “OLMAZSA OLMAZ”� !! Çocuğa ayrılan zaman çocuk büyüdükçe azalacaktır. Okul öncesi dönemde oyuna ayrılan zaman hemen her gün yarım saat olmalı, olamıyorsa 2-3 günde bir fakat çocuk tarafından mutlaka tahmin edilebilir olmalı; ilkokul döneminde haftasonları en az 2-3 saat-tamamen ona ayrılmış özel bir zaman gerekli; ergenlikte de onun hoşlandığı ve sizinle birlikte yapmak isteyebileceği bir aktivite konusunda anlaşarak bu özel zamanları mutlaka çocuklarımıza ayırmak zorundayız. Çocuklarımızın büyüdüğünü, zamanımızın çok değerli olduğunu unutmayalım.
  10. “bu ilişkiyi nasıl olumlu bir ilişkiye dönüştürebilirim”�in yollarını hemen aramaya başlamakta yarar var- mesela hergün oyun oynamakla başlayabiliriz J
  11. “masada yenecek” diye bir kural koyup, çocuğumuz tabağımızı elimize alıp tv karşısına geçtiğimizi görüyorsa….???
  12. kurallar belirlenirken önce anne baba konuşmalı, anlaşmalı, sonra çocukla konuşma yapılırken onun da fikirleri alınmalı. Çocuğumuzla gerçek bir pazarlığa oturmaya kendimizi hazırlayalım.

Örnek 1:

Anne-baba : “biz annenle konuştuk, şöyle düşünüyoruz: biz senin dişlerini günde 4 kez fırçalamanı istiyoruz” ne dersin?

Çocuk : “hayır 2 kez fırçalarım”

Anne-baba : “peki o zaman 3 kezde anlaşalım mı?” (anne baba zaten çocuk 2 kez fırçalasın istiyordur J )

 

Örnek 2:

Anne-baba : “biz babanla konuştuk, şöyle düşünüyoruz: haftada toplam 2 tane dizi seyretmeni istiyoruz- onlar da Selena ve Acemi Cadı, ne dersin?

Çocuk : hayır 4 dizi seyredicem

Anne-baba : sanırım 3 diziye ok diyebiliriz (anne baba zaten çocuğun 3 dizi seyretmesini istiyordur J )

 

TÜM BUNLARA EK OLARAK YAPABİLECEKLERİMİZ:

 

OLUMLU BİR İLİŞKİ İÇİN:

*Sadece çocuğa ait özel zamanın (oyun zamanı) önemini tekrar hatırlatalım. Böyle bir özel zaman uygulamasının olumlu etkileri en kısa sürede hayata yayılır, varolan gerginlikleri hafifletir, oluşabilecek gerginlikeri de engeller.

*Çocuğa sevgi ve saygı duymak çok önemli. İstek ve ihtiyaçlarını anlayabilmek, sevdiğimizi her fırsatta hissetirebilmek gerekli. Eğer çocuğumuza yeteri kadar sevdiğimizi hissettiremediğimizi düşünüyorsak acilen günde en az 3 kez “seni seviyorum” demeye başlamakta yarar var J

*Sadece olumlu davranışa odaklanmak, olumsuzu görmezden gelmek (ignore etmek yöntemi-özellikle henüz başlamış ve olumsuz dikkati verirsek devam etmesi muhtemel minik olumsuz davranışları görmezden gelmek önemli)

*Olumlu davranışı her zaman sözle ödüllendirmek “bravo sana, şu tabakları masaya götürmekle nefis davrandın”

*Çocuğu her fırsatta övmek ve benlik saygısını (özgüven) bizden alacağı takdirlerle güçlendirmek “bugün ben telefonda konuşurken bekleyebilmen beni çok mutlu etti, seninle gurur duydum”

*Çocuğumuz engellendiğinde ve ağlamaya başladığında izlenecek en iyi yöntem: Bağcıyı dövmeden üzüm yemek J Sonuçta sözümüzü dinlemesini istiyoruz, rekabet etmek ve egomuzu tatmin etmek değil. Güç savaşına asla girmeden “duygularını anlamak ve fiziksel temas”  (izin veriyorsa) Olumlu bir tavırla sürekli tekrar etmek: “Anladım, çok üzüldün, sen yemekten önce cips yemek istemiştin, ama hemen yemekten sonra yiyebilirsin”, “anladım, çok kızdın, sen iki oyuncağı da almak istemiştin, ama haftaya geldiğimizde alabilirsin”,”anladım, sen benimle biraz daha oynamak istemiştin, ama yarın yine yemekten sonra senin zamanın, istediğini yapabiliriz”

*Bu arada olumlu cümle kullanımına dikkat edelim:”hayır yemekten önce cips yiyemezsin” yerine “yemekten sonra yiyebilirsin, hem de hepsini bitirebilirsin”;” “daha fazla oynayamam” yerine “şimdi zamanımız doldu ama yarın yine oynayacağız” demek.

*Hata yapmanın önemi: Hayat mükemmel değil. Hiç kimse de mükemmel olamaz. Çocuğun anne babasının da hata yaptığını fakat sonucunda özür dileyebildiğini görmesi gelişimi açısından önemli bir fırsattır.

*İyi davranışı eğlenceli hale getirebiliriz:”bakalım en çok oyuncağı kim toplayabilecek”deyip hep kendisine toplatmaya çalışmak yerine birlikte toplamak daha uygun olur.

*Yukarıdaki örnekteki gibi mizahı elden bırakmamak, istemediğimiz davranışlar karşısında espiri yapıp durumu yumuşatarak isteklerimizi yaptırabiliriz

OLUMLU İLETİŞİM DİLİ:

*ne söylersek söyleyelim özellikle ciddi konuşmaları mutlaka göz hizasında yapmak

*Çocuğumuza kuralları anlatırken tatlılık ve sıcaklıkla söylemek, kızgın veya sert, baskıcı bir tavır karşımızdaki kişide bu çocuğumuz bile olsa öfke ve intikam duygularının oluşmasına neden olur.

*çocuğu yargılamak ve eleştirmek yerine davranışa odaklanmak:”sen hep böylesin zaten” yerine “bu davranışını beğenmedim”

*”BEN DİLİ”ni kullanmak: sen kötüsün yerine “bu davranışı yaptığında ben üzülüyorum”

*İnsan beyni olumluyu hatırlamak üzere kurgulanmış. Yukarıda belirttiğimiz olumlu cümle kullanımına dikkat edelim. Ayrıca “yapma” lar yerine neyi yapmasını istiyorsak “yap”cümlelerini tercih edelim.

*�Güzel davran, iyi kız ol� gibi muğlak cümleler yerine çocuğumuzun ne yapmasını istiyorsak ona bunu söyleyelim. �bu akşam misafirler geldiğinde arkadaşınla kendi odanın dışında koşmanızı istemiyorum� gibi..

*Kurallarla ve �hayır�larla ilgili olarak nazik fakat net (firm) olalım.

Net olmak ne demek değildir:

Net olmak, kızgın veya öfkeli olmak demek değildir,

Net olmak, sert olmak değildir,

Net olmak, baskıcı olmak değildir,

Net olmak, sesi yükseltmek demek değildir.

NET OLMAK, SAKİN BİR SES TONUYLA FAKAT SON DERECE KARARLI BİR ŞEKİLDE ÇOCUĞUN GÖZLERİNE BAKARAK SÖYLENMESİ GEREKEN ŞEYİ SÖYLEMEKTİR.

*Bir miktar kızmak kabul edilebilir-hepimiz insanız (önünde sonunda çocuk anne babanın kızgınlığıyla da başa çıkmayı elbetteki öğrenecek-ona ilk kızıp bağıran kişi tercihen ilkokul öğretmeni veya patronu olmasın J ) fakat öfke nedeniyle çocuğun gururuna dokunacak şeyler söylemek, çocuğu aşağılamak, kontrolü kaybetmek, çocuğu çekiştirmek, çocuğu sarsmak, çocuğa vurmak elbetteki kabul edilemez. Şiddet kullanılıyorsa evet çocuk öğrenir, belki olumsuz davranış bitebilir fakat “otokontrol ve içdisiplin” geliştiremez. Sürekli şiddet olmasa da “bunun olasılığını bilmek” çocuğu korkutur.

*cezayı ortadan kaldırmak ve davranış ödülleri koymak: eğer bu hafta hep yemekten sonra cips yemeyi başarabilirsen haftasonu seni babanla tatilyaya götürmeyi düşünüyoruz.”

AYRICA:

*Majör kurallar değişmez ama esneyebilir.

Bu ne demek? “Hergün 9’da yatılır, ama bugün misafir geldi, anlıyorum onlarla birlikte olmak istiyorsun, o zaman bu akşam 11de yatabilisin, ama yarın kuralımıza devam.”

*Majör kurallar belirli olsa bile olay anında minik anlaşmalar yapıp el sıkışabilmek: “şu an ilgi istediğini biliyorum ama ben arkadaşımla yarım saat sohbet etmek istiyorum-saat şuraya gelinceye kadar- sen de bu sırada bizi rahatsız etmezsen hemen sonra ihtiyacını karşılayabilirim” gibi..

*Hayır diyebilmenin önemi: neye hayır, neye evet önceden belirli olmalı, birşeye hayır denildiğinde çocuğun dünya yıkılsa onun hep hayır olacağını bilmesi gerekli

*ASLA VE ASLA yapamayacağımız birşey için evet dememek, eğer yapamayacağımızı biliyorsak evet dememek çok temel bir konu. Eğer evet dediğimiz birşeyi yapamıyorsak, nedenini açıklamak ve çok samimi bir şekilde özür dilemek gerekir.

*Çocuğumuzun yaşı büyüdükçe kuralların değişmesi gerekir: Çocuğumuz ilkokul dönemine geldiğinde hala 8’de yatıyor olmamalı. Ayrıca küçük kardeş 8’de yatarken abi/ablanın buna karşılık bazı imtiyazlara sahip olması gerekli, örneğin 9’da yatabilmek gibi.

*”Ailemizin kurallarını bir hatırlayalım mı?” diyerek ara sırada minik hatırlatmalar yapmak önemli.

*Kendi anne babamızdan aldığımız “çocuk yetiştirme mirasının” farkında olalım. Ne kadar kitap okursak okuyalım, ne kadar kendi kendimize kararlar alalım, kendi annemizin annelik modeli, babamızın babalık modeli gelir içimize yerleşir. Biz farkında olmasak da ordan bizim davranışlarımızı ayarlar.

*Çocuğumuz sözümüzü dinlemediğinde asıl kızdığımız onun dinlememesi mi yoksa biz sözümüzü dinletemediğimiz için kendimizi yetersiz hissetmemiz nedeniyle kendimize olan kızgınlığımızı çocuğumuza yansıtma durumu mu oluşmakta? Bu konuda farkındalık geliştirmek önemli. Ne zaman çocuğumuza, ne zaman kendimize kızıyoruz?

SON OLARAK:

Günün sonunda çıkaracağımız sonuç şudur: Kurallar bir gecede ve sadece bizler öyle istiyoruz diye konamaz. Kuralların uygulanmasını istiyorsak öncelikle çocuğumuzla ilişkimizi tamamen olumlu bir zemine çekmek zorundayız. Bu zeminin yaratılmasını ancak biz başlatıp sürdürebiliriz. Ancak ondan sonra çocuğumuzdan otoritemize saygı göstermesini beklemek durumundayız.

Şu an çocuklarımızı öyle ya da böyle idare edebiliyoruz. Fakat çocuğumuzla şu anki ilişkimiz ve davranışlarımız kendimize ve geleceğe yaptığımız en önemli yatırımdır. Hayat şu an kuralsız ve olumsuz bir ilişkiyle devam ediyorsa, özellikle ergenlik sırasında zor bir dönem bizi bekliyor demektir.

Bunun yanında unutmamalıyız:

ÇOCUKLARIMIZ BİZİM BİRER KOPYAMIZ OLMAK ZORUNDA DEĞİLLER. Herkesin bir kişiliği var. Yaşanan ufak çatışmaları çocuğumuzun büyüme ve gelişme sürecinde, sağlıklı ilişki kurma denemelerinin bir parçası olarak görmek uygun olur. Çocuk çatışmayı önce ailede yaşayacak ki hayata çıktığında, ne söylenirse kabul eden, fikri olmayan, “ensesine vur, lokmasını al” bir kişi olmasın. Bunu istiyor muyuz? Tabi ki hayır. O zaman kişiliğini geliştirmesine destek olalım elbetteki önceden belirlenmiş sınırlar dahilinde..

 

SUNUM: Meşepalamudu Çocukevi, 

Psikoloğumuz Bihter Mutlu Gencer

Vurmak vurmaktır

Vurmak Vurmaktır

Eskiden dayakla çocuğu disiplin etmek çocuk yetiştirmenin doğal bir parçasıydı. Gerek evlerde anne babalar tarafından uygulansın, gerekse okullarda öğretmenler tarafından uygulansın çocuğa atılan dayak “cennetten çıkma” kabul edilirdi. Günümüzde çocuk dövmenin, biz bunu “fiziksel istismar” olarak tanımlıyoruz ki, çocuklar (veya uygulanan herhangi bir kişi) üzerindeki negatif psikolojik etkileri artık bilinmekte. Bugün bu yazıda dikkat çekmek istediğim konu, bazı anne babalar tarafından “hafifçe vurma” olarak nitelendirilen disiplin uygulamaları.

Gerçekten oldukça şaşırtıcı; isteyerek ve planlayarak çocuk sahibi olmuş, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, kendileri eğitimli olan ve çocuk eğitiminden de anlayan (veya anlıyor görünen), aklı selim insanlardan duyuyoruz bazen: “vallahi beni öyle çok kızdırdı ki poposuna şöyle bir tane indiriverdim”… veya bazen oldukça kendinden emin: “efendim bir yaramazlık yaptığı zaman, özellikle kendisine zarar verecek bir davranışta bulunduğu zaman bunun zararlı olduğunu anlatmak için şöyle eline bir iki kez vuruyorum ama acıtmadan” Belki de fiziksel olarak zarar vermediği için, psikolojik olarak ta negatif bir etkisi olmayacağı sanılan bu disiplin uygulamaları gerçekte ciddi anlamda hatalı anne baba tutumlarıdır.

Çocuklarımıza bu hayatta öğretmek istediğimiz şeylerden biri öfke dürtülerimizi nasıl kontrol etmemiz gerektiği olmalıdır. Vurma eylemini bizzat gerçekleştirerek bunu elbetteki öğretemeyiz. Çocuklarımıza bu davranışla öğrettiğimiz tek şey vurmanın kabul edilebilir bir davranış olduğudur. Onların algıladığı “büyükler çocuklara veya güçlüler zayıflara vurabilirler” mesajlarıdır. Çocuklar için büyükleri özellikle de doğruluk timsali olarak gördükleri anne babaları ne yaparsa doğrudur ve onlar anne babalarını taklit ederek büyür ve gelişirler. Bir kız çocuğu annesinin topuklu ayakkabılarını giymeye meraklıdır; bir erkek çocuğu babasını traş olurken görür ve kendisi de traş olma oyununu oynamaya başlar. Aynen bu örneklerde olduğu gibi çocuklar elbetteki vurma davranışlarını da taklit etmeye başlarlar. Bunu oyunlarında kullanır, sonra da gerçek hayata geçirerek arkadaşları veya kardeşleri, yani özellikle kendinden küçük veya zayıf olanlar üzerinde uygulamaya başlarlar, yani aynen anne babasının yaptığı gibi… Böylece davranış problemleri baş gösterebilir.”Bu çocuk kardeşiyle hiç geçinemiyor’lar başlar, yuvaya veya okula gidiyorsa “geçimsiz çocuk, uyumsuz çocuk” gibi etiketler edinmeye başlayabilir. Hayata yuva döneminden bu şekilde başlamış bir çocuk için sosyal güçlükler birbirini kovalayabilir. Bu senaryo elbetteki bütün “hafif derecede dayak yemiş” çocuklar için geçerlidir demek yanlış olur fakat bu tip bir risk her zaman hem de yüksek bir olasılıkla vardır.

Ayrıca çocukların edindiği bir başka mesaj da problemlerin kaba kuvvetle çözülmesinin uygun olduğudur. Ortada bir sorun varsa bunu çözmenin yollarından biri de vurmak olabilir, neden olmasın, zaten anne babası da bu yolu kullanmaktadır. Yapılan araştırmalara göre dayakla büyümüş çocuklar yetişkin olduklarında çocuklarını büyütürken bu yöntemi kullanırlar. Böylece bu döngü nesillerce devam edip durur.

Bu eğitimli aileler çocuklarına sevgi göstermenin çocuğun özgüven gelişimi açısından ne kadar önemli olduğunu bilirler. Bu sevgiyi de gerçekten verebiliyor olabilirler. Fakat arada sırada belki bilinçli belki de kendilerine hakim olamayarak vurmalarına “ben çocuğumu seviyorum ve ona bu sevgimi gösteriyorum, arada sırada vurmalarım onu hiç etkilemez” derler. Biz buna psikolojide “rasyonalizasyon veya haklı çıkarma savunma mekanizması” diyoruz. Adı üstünde yaptıkları yanlışı rasyonalize ederler. Bu savunma bazı çocuklar için doğru olabilir. Fakat çocuklar kendilerini acıtan bir mesajı, bir de gerçekleşen vurma davranışı öfke doluysa sevgi mesajından daha fazla alırlar ve akıllarında daha fazla kalır. Hayatta en sevdiklerinden gelen böyle bir mesaj çocukların kafasını karıştırır, anne babaya karşı duydukları güveni sarsar. Dolayısıyla hayata ve insanlara karşı duydukları güven de sarsılır, artık dimdik durdukları zemin kayganlaşır, otorite karşısında korku duyan aciz çocuklar haline gelirler. Ne de olsa en sevdikleri böyle şeyler yapabiliyorsa herkes yapabilir…. Öte yandan özgüvenleri ve kendilerine olan saygıları da sarsılır. Çünkü bu tür bir davranış elbetteki gülümseyerek yapılmaz. Vurma davranışıyla birlikte çok muhtemel yapılan diğer yanlışlardan biri de kullanılan sözlerdir. Örneğin “seni yaramaz, başbelası çocuk” gibi yaftalar, “bak hemen doğru dürüst davranmaya başlamazsan seni bırakıp giderim”; “bak bir daha seni hiç sevmem, annen olmam” gibi sözler de vurmalara eklenince çocuk için çok daha fazla yıkıcı olur elbetteki. Çocuk anne babası başta olmak üzere etrafındaki kişiler onu nasıl algılıyorsa o da kendisini öyle algılar. Ayrıca çocuk yetiştirmedeki en büyük hatadır belki de “sadece iyi çocuk olduğu zaman sevilebileceği yoksa sevilmeye layık olmadığı” mesajı…. Çocuk anne babası tarafından her zaman ve her koşulda sevileceğini fakat bazı davranışlarının uygun olmayabileceği ve bu davranışlarının kabul görmeyeceği ama sevilmeye devam edileceği gerçeğini içine sindirerek büyümelidir.

Psikolojik anlamda düşünüldüğünde dayağın hafifi ağırı olmaz. Fiziksel olarak ta olmaz aslında. “Hafif dayak” yöntemi kullanılmaya devam edilip te, artık çocuk sözel olarak kontrol edilemedikçe gittikçe ağırlaşmaya başlayabilir. Hangi noktada artık elin ayarının kaçtığını anne baba kendisi bile farkedemeyebilir.

Ayrıca işin bir de etik yönü var. İster yetişkin olsun, isterse de çocuk olsun bir insanın vücudu kendisine aittir. Anne baba olmak çocuğun vücudunun da sahibi olmak ve bu vücuda istediğini yapma hakkına sahip olmak anlamına gelmez. Çocuğun vücudu kendisine aittir. Onu en güzel şekilde kullanmak onun en doğal hakkıdır. Ufacık elleri, ayakları, ufacık vücutları vurulmak için değil “keşfetmek” için vardır.

Hiçbir çocuk, hiçbir davranış vurulmayı haketmez. Mutlaka ve mutlaka doğruları öğretmek için vurmaktan başka bir yöntem her zaman vardır. Bir doğru asla bir yanlışla öğretilemez. Eğer siz de vuran anne babalardan biri iseniz annelik babalık yöntemlerinizi gözden geçirmelisiniz. Öncelikle kişilik yapınızı, altta yatan nedenleri düşünebilirseniz: Dürtüsel yani dürtülerine hakim olamayarak bu davranışları sergileyen birer anne baba olabilirsiniz; çocuğun dönemsel gelişimlerini veya kapasitesini bilmiyor olabilirsiniz; eğer dayak hafifse zarar vermez diye düşünüyor olabilirsiniz (ama artık bu yazıyı okudunuz J ); kendinizi çok çabuk kaybediyor olabilirsiniz, vb. O zaman yapacağınız şey basit: hemen dayakla çocuk yetiştirmeye bir son verip profesyonel yardım alarak annelik babalık becerilerinizi geliştirebilirsiniz. Siz de çocuklarınızla sorunları karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde çözebilirsiniz.

Psikoloğumuz Bihter Mutlu Gencer

Ebeveynlik tarzları

Ebeveynlik Tarzları

Çocuklarımızın birinci yaşından itibaren, çocuk yetiştirme işi çok daha zor ve komplike bir hale gelir. Çünkü artık, çocuğun bakımının yanısıra eğitimi, disiplini, kurallar ve sınırları oluşturma gibi çocuğun karakterinin şekillenmesinde önemli başka noktalar yerini alır.

Psikoloji biliminin gelişimiyle birlikte psikologlar çocuk gelişimiyle ilgilenmişler ve çocuğun karakterinin oluşumuyla çok yakından ilgili olması nedeniyle, 1920lerden beri, anne baba tutumları ve ebeveynlik tarzlarını araştırmışlardır.

Ebeveynlik tarzları 2 eksen üzerinde gruplanabilir: 1. ekseni, anne-babanın çocuk merkezli veya ebeveyn merkezli, çocuğun gelişimine duyarlı veya duyarsız, çocuğu kabul edici veya reddeci olması oluşturur. 2. ekseni ise ebeveynin talebkar veya talepsiz, kurallı veya kuralsız olması oluşturur. Buna göre, psikolglar temel olarak 4 tip ebeveynlik tarzından söz etmektedirler. Bunlar, “Otoriter”, “Müsamahakar-Hoşgörülü”, “Dengeli-Demokratik” ve “İlgisiz” ebeveynlik tarzlarıdır. Şimdi bu 4 ebeveynlik tarzlarını derinlemesine inceleyelim:

Otoriter Ebeveynler:

Bu grup içinde yer alan anne-babalar yukarıdaki eksen bazlı düşünürsek ebeveyn merkezli ve kurallıdırlar. Kurallara uyulması herşeyden daha fazla önemlidir. Sınırlar fazla kalın çizilmiştir ve anne-babalar eğer bu limitleri koymazlarsa çocuğun kötü bir çocuk olacağını düşünürler. Çıtayı çok yüksek belirlerler, mükemmeliyetçidirler, çocuğu sürekli eleştirirler, emirler verirler, emirlerin sorgulanmadan uygulanmasını isterler. Amaç sanki çocuğun bir an önce büyümesi ve anne-babanın istediği şekilde biri olmasıdır. Çocuklar elbette bu katı otorite karşısında kurallara uyarlar, anne-babanın istediği şekilde davranırlar, saygıda kusur etmezler, okulda başarılı olurlar, çok fazla davranış problemi yaşamazlar. Bu anne-babalar çocuklarını elbetteki severler, fakat çocuk eğitimindeki yapılacak en doğru şeyin bu olduğunu düşünürler.

Peki bu tazla ilgili problem nerdedir? Bu tarza sahip olan anne-babalar herşeyden önce kuralların uygulanmasına çok fazla odaklandıkları için çocukla sevgi bazlı bir sıcak ilişkiyi kaçırırlar. Çocuklar da büyümek ve olgunlaşmak için bir içdisiplin geliştirmek yerine, dışsal bir etken olan anne-baba istediği için ve onları memnun etmek için böyle davranmaları gerektiğini düşünürler, doğruyu yanlıştan içsel olarak ayırt edebilme becerisini geliştiremezler. Bu çocuklarda bireyselliklerine ve seçimlerine saygı duyulmaması nedeniyle, zaman içinde öfke ve intikam duyguları birikmeye başlar, özellikle ergenlik dönemine geldiklerinde başkaldırı çok fazla görülür.

Müsamahakar-Hoşgörülü Ebeveynler:

Bu gruptaki anne-babalar yukarıdaki tarzın hemen hemen tersi olarak düşünülebilir. Bu ebeynlik tarzı çocuk merkezlidir, anne babalar çocuğa karşı oldukça duyarlı ve kabul edicidir. Çocuğun sevilmesi ve kendisini değerli hatta tek ve biricik hissetmesi herşeyden daha önemlidir. Bu tarzın kullanılmasında en büyük problem kuralların bulunmamasıdır, daha doğrusu tutarlı kuralların bir türlü yaşama geçirilememesidir. Anne-babalar hiçbir kural koymak istemezler, kuralların çocukla arasındaki ilişkiyi bozacağından ve çocuk tarafından artık sevilmeyeceklerinden korkarlar. Fakat kuralsızlık sonucunda çocukla başetmek de mümkün olmayacağına göre kural koymaya çalışırlar, fakat bu işlem kuralların tutarsız uygulanmasıyla sonuçlanır. Böylece çocuk anne-baba üzerinde yanlış bir otorite geliştirmeye başlar. Büyüdükçe istekler de büyür. Anne-baba da bir süre sonra kendisini çocuğun kölesi gibi hissetmeye başlar ve doğal olarak bu noktada öfke başlar. Çocuk anne-babasını elbetteki sever fakat sınır çizemeyen bir anne-babaya saygı da duyamaz. Evdeki kuralsızlık ev dışında çocuğun başına dert olmaya başlar, çünkü bu çocuklar için sadece kendi istekleri vardır, başkalarının duygu ve isteklerine duyarlılık ve farkındalık geliştirememiş olduklarından onlarla arkadaşlık yapmak diğer çocuklar için çok zor olur, bu çocuklar bir süre sonra yalnız kalırlar veya isteklerine boyun eğecek �tıpkı anne babaları gibi- arkadaş seçmeye çalışırlar.

İlgisiz Ebeveynler:

Bu gruptaki anne-babalar çocuğu reddedici, çocuk gelişimine duyarsız, ebeveyn merkezli, kuralsız ve talepsiz tutumlar izleyen anne babalardır. Bu ailelerde çocuk şans eseri doğmuş gibidir. Anne-baba için öncelikle kendi istekleri vardır, çocuk hep ikinci plandadır. Çocuk da �aman beni rahat bıraksın da ne olursa olsun� şeklinde bir tavır geliştirir. Dayak korkusu nedeniyle istekleri bazen yerine getirir, bazen getirmez, zaten anne baba da kurallar için çoğu zaman uğraşmaz. Bu ebeveynler anne-babalık becerilerini geliştirmek için hiçbir uğraş ve çaba göstermezler. Çocukta temel güven duygusunun oluşmaması nedeniyle, özgüven problemleri ve depresyona yatkınlık en fazla bu tarzda görülür.

Demokratik ve Dengeli Ebeveynler:

Bu gruptaki anne-babalar çocuk merkezli, çocuğa karşı duyarlı ve kabul edici tutumlar sergilerler. Fakat bu olumlu tutumların yanında müsamahakar ebeveynlik tarzının tersine bu anne-babaların talepleri ve kuralları vardır. Ebeveyn-çocuk ilişkisine karşılıklı sevgi ve saygı hakimdir, çocuğun bireyselliğine, kişisel gelişimine ve seçimlerine saygı gösterirler, ancak kural ve sınırları koymakta da tutarlı davranırlar.

Anlayışlı olmakla kuralsızlığı birbirine karıştırmazlar. Öfke ile net tavrı birbirinden ayırabilirler. Çocuklarına arkadaşça davranırlar ama onların arkadaşı değil anne-babası olmaları gerektiğini bilirler.

Bu ailelerde anne-baba ve çocuk insanlık ve saygıdeğerlik bakımından eşittir fakat sorumluluk ve karar alma bakımından değil. Kararlar saygı çerçevesinde, bireysellikleri gözetecek şekilde alınır, bir karar alınırken evdeki herkesin fikri dinlenir. Kuralların mutlaka çocukların haklarını ve duygularını gözeten açıklamaları vardır. Yine de çocukların verebileceği kararlarla annebabanın vereceği kararlar ayrıdır. 7 yaşındaki çocuk nereye tatile gidileceği gibi büyük bir karar konusunda söz sahibi değildir, fakat ne giyeceği veya ödevini sabah mı akşam mı yapacağı konusunda seçim hakkına sahiptir.

Ailede herkesin sorumlulukları vardır. Özgürlüklerle sorumlulukların birlikte varolması gerektiğine inanılır. En baştan itibaren sorumluluklar belirlidir. Çocuk, küçük yaştan itibaren sorumluluk almaya başlar. Sorumluluklar yaşa göre yavaş yavaş verilir: çocuk küçükken oyuncaklarını toplar, biraz daha büyüyünce dolabını toplar, biraz daha büyünce bakkaldan ekmek alır, sonra ev ödevini tek başına bitirebilir. Küçükken kendisinden hiçbirşey yapması beklenmeyen bir çocuğun 10 yaşında birdenbire çöpü dışarıya çıkarması da çok zordur.

Çocukların büyüyüp olgunlaşmaları için biraz hayal kırıklığına yer vardır. Fakat hayal kırıklığı yaşayan çocuğun duyguları görmezden gelinmez. Duygular kabul edilir, fakat kuraldan taviz verilmez. (�Şu anda kızdığını görebiliyorum, fakat biliyorsun sadece Cuma ve Cumartesi aksamları geç yatabilirsin, bu kuraldan taviz veremem yavrum, hadi bakalım artık yatağa gidiyoruz� şeklinde)

Demokratik anne-babalar dış disiplin yerine çocuğun iç disiplin geliştirmesini amaçlarlar. Çocuk sadece anne-babası öyle istediği için değil, anne-babasını memnun etmekten içsel bir mutluluk duymak istediği için doğru davranır. Zaten bir süre sonra doğruyu yanlıştan içsel olarak ayırabilmeyi benimsemiş olurlar.

Ayrıca bu anne-babalar çocukların neyi yapıp yapamayacaklarını bilirler, çocuklarını teşvik ederler fakat asla zorlamazlar. Sadece başarıyı değil, çocuğun gösterdiği çabayı takdir ederler. Hatalar karşısında suçlama aşağılama yerine kabul edici bir tutum sergilenir, çocuk hata yaptığı için suçluluk hissetmez, bir daha yapmamak için çaba gösterir. Bu çocukların merak duygusu yüksek olur, başarmaktan zevk duyarlar, onlar için hayat eğlencelidir.

Son olarak, çocuklarını yetiştirirken bu arada kendilerini de unutmazlar. Çocuk yetiştirmek onlar için elbetteki çok önemli bir iştir, fakat hayattaki tek iş değildir. Gerektiğinde kendilerine zaman ayırmayı bilirler. Bu çok önemli bir noktadır çünkü herkesin tazelenmek için kendisine zaman ayırmaya ihtiyacı vardır.

Psikolog Bihter Mutlu Gencer

Okul korkusu

Anneye Bağımlılık, Ayrılma Güçlüğü ve Okul Korkusu

Bazen biz anneler çocuklarımızı kendimizin birer uzantısı gibi görürüz. Onları biz doğurduk, bizim eserimiz olmalı… bizim gibi düşünmeli, bizim gibi hissetmeli… “Bağımsız, özgüven sahibi bir çocuk olsun” deriz, bireyselliğini destekler gibi görünürüz ama farklılaşmaya çalıştığında hemen tepki gösteririz. Onlar için her zaman en doğrusunu biz biliriz sanırız, “onun iyiliği için” deriz. Benden daha iyi kimse bakamaz çocuğuma diye düşünürüz… Babalardan hiç çocuğuyla ilgilenmiyor diye hep şikayet ederiz ama babalara bebeği iki saat emanet edemeyiz. Hatta bazen abartıp “çocuğum en çok beni sevsin” isteriz… Bütün bunların altında yatan asıl neden, belki kendimizin bile farkında olmadığı, belki de tamamen biliçdışında hissettiğimiz, çocuklarımızın bizden kopuşunun getirdiği dayanılmaz acı ve buna bir şekilde karşı koyma isteğimizdir…

Bebeğimiz başkasının kucağında olduğunda içimiz bir “cızz” eder.. şöyle boğazımızdan karnımıza doğru inen tanımlayamadığımız bir duygu….

“Hayır elimi bırak, ben kendim merdivenden ineceğim” dediğinde…

Yuvanın kapısında “bay bay anne” deyip arkasına bile bakmadan arkadaşlarına koştuğunda da aynı cızz…

O yıl okulun ilk günü için artık anne-babanın gelmesini istemediğinde…

İlk kız arkadaşıyla tanıştırdığında..

Tatilini arkadaşlarıyla geçirmek istediğini söylediğinde de…

Yurt dışında okumaya gitmek istediğinde de aynı cızz…

Ayrılıklar hayat boyu yaşanır. Ama ne kadar “rahat” yaşanır, işte bu büyük oranda annenin elinde…

Anne çocuğun kendisinden ayrılması için önce kendisinin buna izin vermesi gerektiğini anlamalıdır. Ayrılamayan çocuk sözkonusu olduğunda, anne çocuktan ayrılamıyor demektir. Annelerin kabul etmesi ne kadar zor olsa da bu tartışmasız bir gerçek. Fakat annede bir kez bu farkındalık oluştuğunda problemin büyük bir kısmı hallolmuş demektir.

Bağımlılık konusunun oluşumunu biraz daha açalım: Bebekler dünyaya geldikleri andan itibaren anneye (annenin yokluğunda kendisine bakan kişiye) bağlanmaya başlarlar. Bu bağlanmanın güvenli veya güvensiz oluşunu annenin bebeğini sevip kabul etmesi, bebeğin gelişim dönemlerine göre ihtiyaçlarına (fiziksel ve duygusal) tam olarak cevap verebilmesi belirler. Böylece bebek ihtiyaçları karşılandıkça yavaş yavaş kendisini güvende hissetmeye ve kendisini anlayan, ihtiyaçlarını karşılayabilen anneye sağlıklı bir şekilde bağlanmaya başlar. Artık dünya o kadar da tahmin edilemez bir yer değildir. Böylece çocukta dünyaya, çevresine ve insanlara karşı “temel bir güven duygusu” oluşur. Ne de olsa annenin kendisiyle kurduğu sağlıklı ilişki bebek için diğer ilişkilerinin temelini oluşturacak olan bir şablondur. Anneyle güvenli bağlanma ve sağlıklı ilişki bütün yapı taşlarıyla oluşamadığında (çeşitli faktörler dolayısıyla-annenin depresyonu, bebeğini ve anneliğini tam olarak kabul edememesi, bebeğin ihtiyaçlarına cevap verememesi, vs..) çocukta temel güven duygusunun oluşması zor olur. Dünyayı tahmin edilemez, belirsiz, güvensiz ve tehlikelerle dolu bir yer olarak görür. İlişki şablonu sağlıklı olmadığı için anne yanında değilken çocuk kendisini çırılçıplak tehlikede hisseder. Ayrıca bu duygunun kaynağında annenin bilinçli veya bilinçdışı etkileri çok önemlidir. Anne çocuktan uzak kaldığında çok kaygılı olduğu için çocuk bunu elbette ki hisseder (en çok da ayrılık saniyesinde), demek ki korkacak bir şey var diyerek anneden ayrı kalmak her anlamda kendisini huzursuz eder. Aklı annede kalır, ortama konsantre olması, yeni deneyimlerin tadını çıkarması mümkün olmaz. Yani anne ayrılamaz, böylece çocuk ayrılamaz, çocuk anneden kopamadıkça anne daha çok kaygılanır, çocuk bu duyguyu hisseder daha çok kaygılanır. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi kısır döngü şeklinde devam eder.

Öte yandan ayrılma meselesiyle ilgili başka bir başka kısır döngü de şöyle yaşanabilir: Bazı anneler hem “çocuğuma en iyi ben bakabilirim, benden başka kimse bakamaz” diye yanlarından ayırmazlar ve çocuğu kendilerine bağımlı yaparlar; hem de zaman zaman bu bağımlılık onlara çok fazla gelir (çünkü çocuğu bile olsa bağımlılık duygusu insana ağır gelir), o zaman da “yeter artık” diye çocuğu itmeye başlayabilirler-duygusal anlamda bir itmeden sözediyorum. Fakat daha sonra anne bu itme davranışıyla ilgili bir suçluluk duygusu yaşamaya başlar. Bu sefer de çocuğun sevgisini kaybetme korkusuyla onun her dediğini yapar olur. Böylece çocuk sınırlarını yitirmeye başlar ve bir duygu karmaşasına kapılır. Annesi kendisini istiyor mu, istemiyor mu; seviyor mu sevmiyor mu tam olarak anlayamaz. Sonuçta annenin sevgisini kazanabilmek ve ilgisini taze tutabilmek için her türlü davranış problemini sergilemeye başlar. Bu durumda anneden ayrılmak, anne gözünün önünde olmadığında çocuk için adeta anneyi kaybetmek anlamına gelir. Bu da çocuğu anneye daha da bağımlı yapar. 3 yaşındaki çocuğundan hiç ayrılmamış bir anne için yuva zamanına kadar hiç sorun yokmuş gibi görünebilir. Fakat yuva zamanı, hatta okul zamanı gelip çattığında ayrılma meselesi “okul korkusu veya okul fobisi” dediğimiz çok ciddi bir problem haline gelebilir. Ayrılık vakti geldiğinde çocukakıl almaz davranışlar sergiler; ağlar, bağırıp, tepinir veya okula gitmemek için karın ağrısı, hastalık gibi çeşitli bahaneler geliştirir, hatta gerçekten ateşi yükselir, midesi bulanır, kusar, vs..

Tüm bu olumsuz tabloyu aşabilmek için annenin -yukarıda da belirttiğim gibi- kendi ayrılma kaygı ve korkularının ve suçluluk duygularının çocuğunu kendisinden ayırmasına izin vermediği konusunda farkındalık geliştirmesi problemin çözümü için oldukça iyi bir başlangıçtır. Ciddi ayrışma problemlerinde anne kaygılarının ve belki de depresyonunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak bir terapi alabilir.

En baştan itibaren ufak ayrılıklara alışmak gerekir. Bebeğin ilk yoğun bakım ayları geçtikten sonra anne yavaş yavaş bebeğini başkalarına emanet etmeye başlamalı ve başkalarına güvenmeyi öğrenmeye çalışmalıdır. Ayrılma korkusu oluşmuş çocuklarla belki yarım saatlik minik ayrılıklarla başlanabilir. Çocuğun annenin rahat bir şekilde bay bay deyip gülümseyerek çıkıp gittiğini ve daha sonra geri geldiğini defalarca tecrübe etmesi gerekebilir. Çocuğun emanet edildiği kişiye veya yuvaya güveni arttıkça ve anneden ayrı tek başına varolabildiğini gördükçe ayrı kalınan süre uzatılabilir. Bağımlılık riski olan çocukların ilkokul vaktine kadar beklemeden yuvaya gitmesi işleri kolaylaştırır. Yuva olsun, okul olsun anne-babanın okula gidilmesi konusunda net ve kararlı olması, ne olursa olsun mutlaka yuvaya/okula götürmesi önemlidir. Bu aşamada annelerin bir uzman desteği almaktan çekinmemesi gerekir.

Terazinin bir kefesinde “anne bay bay” deyip yuva öğretmenine koştuğunda hissettiğimiz ayrılık acısı, diğer kefesinde çocuğumuz rahat rahat ayrılabiliyor, artık kendi ayaklarının üzerinde durabiliyor diye hissettiğimiz buruk sevinç… Ayrılmanın ve ayrışmanın tatlı acısıdır belki de anneliğin temel dileması…